Bu blog Mia Wallace'ın içini dökmesi, yazıp kurtulması, anlatıp rahatlaması ve anılarını paylaşması içindir.

Twilight'a Bir de Bu Açıdan Baksak

Tamam, twilight hayranı değilim. Deli gibi eleştirenlerden de değildim. Taa ki son filme kadar. Fakat filmi izlerken babam ve kardeşim gibi tepkiler veren bi insan hiiiç değilim. Onların komik ötesi tepkilerine geçmeden önce filmle ilgili düşüncelerimi yaziyim.
***

Bu film ilk çıktığında -henüz Edward hayranları yokken- vampir filmlerini seviyorum ya, nasıl bi şeymiş bakıyim diye evde sessiz sakin bir merakla izlemiştim. Sonra da ehh işte fena değilmiş dedim. Arkadaşım sorsa "nasıl film izliyim mi?" diye "izle yaa fena değil" derdim. Sonra baktım bu film olay olmuş. Edward'cılar coşmuş. Bella'yı sevmeyenler olmuş.

Derken filmin ikincisi sinemaya geldi. D&R'a giren herkesin poşetine bir tane de twilight kitabı eklendi. Cahilliğimi bağışlayın, o zamana kadar bu filmin kitaptan uyarlama olduğunu bilmiyordum. Bunu öğrenen meraklı ben illa en sonunu öğrenicem ya, hemen bütün kitaplarını yalayıp yutmuş kuzenime hikayenin sonunu sordum.

Kuzenim de büyük bir hevesle bütün hikayeyi baştan sona kadar anlattı. Anlattıkça bunaldım. Özellikle son kitapta olan olaylardan sonra -mühürlenmek gibi- bu filmi bi daha hiç izlememe kararı aldım.
***

Edward'ı beğenmiyorum zaten. Ne o öyle, köşegen bir surat, bembeyaz ten, her zaman garip bakışlar. Jacop desen aman aman daha da beter. Agresif bi ergen. Maymun da diyebiliriz. Hele de sinirlenince -ki ergen olduğundan hep sinirleniyor- ordan oraya koşturup duruyor.

Son olarak gelelim mühürlenme saçmalığına. Şimdi efendim zannımca yazar Jacop'ı ne yapıcanı bilememiş. Baktı ki Bella Edward'a gitti. Eee dedi ne yapmalı ne yapmalı, bir yandan Jacop fanları. Tamam demiş ona da birini bulalım ama kim olsun kim olsun. Tamam işte demiş. Bu garip ergen kurt adamların mühürlenme gibi bi şeyleri olsun. O kişiye mühürlendikleri zaman gözleri başkasını görmesin.

İyi de ben Bella yerinde olsam sinirden ölürüm. Minnacık kızıma mühürlendiği yetmiyormuş gibi, ya Jacop'ı seçseydim? Ya adam benimle evliyken başkasına mühürlenseydi? Nolucaktı o zaman ortada mı kalıcaktım ben diye düşünüp dururdum valla. Kısacası şu mühürlenme olayı tamamen saçmalık.

Tabii filmi beğenenlere de, kitaplarını okuyanlara da saygım sonsuz ama nolur şu mühürlenme şeysini bana savunmayın ya hiç sevmedim ben orayı.

Nasıl da içimi dökmüşüm yahu. Daha babamla kardeşimin bu filmi izlerken verdikleri tepkileri yazıcaktım vee yazıyorum.
***

Jacop Edward'a bağırıyor;

Kardeşim: Niye bağırdı şimdi?
Babam: Şey ya ergen ya o yüzden
Kardeşim: Niye hamile bıraktın diyooğ
Babam: Sanki onun karısı yaaa!

Bu sahnede de Edward bi şeyi anlayamamış ve babam başlıyor söylenmeye;

Babam: Anlayamadın mıı? Hayır bi de vampir olmuş! Daha Bella'yla Jacop arasındaki bağı anlayamadın daha ne anlicaksın sen..

Babam: Bunu filmden saymışlar da bir de korsanını çekmişler. Edward belki de hayatının en rahat rolünü yaptı. Öyle dikiliyor çekiyor. Öyle durup bakıyor, yönetmen çekiyor.
***

Jacop kurta dönüşüyor;

Kardeşim: Sırf hareket olsun diye yapmışlar
Babam: Bilgisayar çalışıyor. En iyi bilgisayarlar çalıştı aslında ama onlar da figüran

Kardeşim: Diğer filmi izlemiş miydin baba?
Babam: Böyle sararak izlemiştim ya ne biliyim..
***

Kurtlar Bella için toplanmış, konsey yapıyorlar;

Babam: Şu Bella'yı adamdan saydılar da o kadar kişi toplandı öyle mi?
Kardeşim: Öyle deme baba yaa güzel kız
Babam: Güzel de o çocukla işi ne?

Kardeşim: Ya baba sardın sardın konuyu tam anlamadım
Babam: Konu yok ki
Kardeşim: Abartma babaa..

Ve meşhur mühürlenme sahnesi;

Babam: Annesine varamadık, kızını kaçırmiyim dedi herhalde. Off bunun için sinemaya gidiyolar. Bu korsan ne güzel bi şey. Hadi gel aliyons ve avatars'ı izleyelim?
Kardeşim: Aliyons?
Ben: Hahahahahaha

Derken 40 dakikada film bitti. Babam o 40 dakika boyunca hiç susmadı. Tamam biraz abarttı ama ciddiyim, biz de bu filmi bu kadar abartmayıp bir de bu açıdan baksak?
***

Ayrıca kızlar buyruuun sizin için çizdiiiimmmm (hala yazılarıma koyduğum fotoğrafları benim çizdiğimi zannedenler; yok öyle bi şey ama keşke o kadar yetenekli olsaydım! gerçi siz yine de öyle düşünün ben şımariyim eheh)


Son olarak, öhöö tabii ki korsana hayır. (Babacım afedersin yaa.. şey vardı ya çıktı mı o filmin korsanı?

Bu da şarkı.

Çocukluğumuza İnelim

Eskiden bu "çocukluğunuza inelim" olayını hiç anlamazdım. Çok saçma gelirdi. "Ne alakası var yaa, şimdi neysem oyum işte. Doğru dürüst hatırlamadığım çocukluğumdaki anılar bende nasıl bir iz bırakmış olabilir ki" diye söylenir dururdum. Fakat artık anlayabiliyorum.

Mesela böyle yeni açılmış, dümdüz harika görünen bir yoğurta kesinlikle kaşığı ortadan daldıramam. Çünkü çocukluğuma inersek bunun tamamen yediğim azardan dolayı kaynaklandığını bilirim. Öhö öhöö..
***

İlkokul 5. sınıftayım. O zamanki sıra arkadaşım Merve'yle en büyük eğlencemiz, okuldan sonra onlara ya da bize gidip, ince ince kestiğimiz patateslerimizi kızartıp, taze ekmekle patates kızartması yemekti. Boğazıma hayatımın her anında düşkünmüşüm gördüğünüz gibi.

Neyse yine öyle günlerden biri. Son ders boş, biz de Merve'lere gittik. Evlerinde patates yokmuş. Harçlıklarımızla 1 kilo patates aldık. Dik merdivenlerden çıkıp eve ulaştık. Hemen girdik mutfağa, başladık patatesleri soymaya. Ama nasıl bir eğlence.

Bir yandan masamızı hazırlıyoruz. Beyaz peynir, ketçap (o zaman mayonez sevmiyoruz) artık ne varsa masayı donatıyoruz. Merve de bir yandan dolaba bakınıyor başka ne koyabiliriz diye. Sonra dolaptan kocaman bir tencere çıkarıyor.

Meğer annesinin kendi elleriyle yaptığı yoğurt. 1 gün dolapta beklemiş ve kıvamına gelmiş. Ayy ben bir sevindim. Hiç tencerede yoğurt görmeye alışık değilim. Koca tencere, üstü dümdüz bir yoğurt. Tutturdum kaselere yoğurtu ben koyiyim diye. Hani o ilk kaşık kutsal ya.

İşte kaşığı tencerenin ortasına daldırmamla Merve'den bir çığlık..

- Yaaaa ne yaptın sen yeaaaaa ooffffff!

Ben bir elimde kase, bir elimde kaşık Merve'ye bakıyorum. "Ne yaptım ki?" dedim. Bu başladı son hız dırdıra.

Yok efendim öyle kaşığı ortadan alarak başlarsan yoğurt sulanırmış. Artık bu koca tencere yoğurt bi anlam ifade etmezmiş. Bu ne kötü olmuş şimdi annesi kızarmış. Nasıl bilmezmişim ben, yoğurt hep köşeden kaşıkla alınırmış... 

Hayır ben zaten daha önce sulanmayan bir yoğurt görmedim. Ayrıca sulanmasın diye yoğurtu bi kere karıştırırsın yani. Öyle ortadan kaşığı daldırdık diye ne bu tepki şimdi. Zaten patates kızartmasının yanında yoğurtun işi ne. Sanki masada zeytinyağlı yemek varmış gibi kaşık kaşık yoğurt yemek niye?
***

İşte yaşadığım bu olaydan sonra, ne zaman yeni bir yoğurt açılsa önce bir bakınıyorum. Hep ilk kaşığı köşeden alarak yoğurtun sulanmasını izleyip "yanlış biliyosun mervee böyle de sulanıyor iştee!" diye içimden geçiriyorum. Ama ne ne yazık ki artık bu olay yüzünden hiç ilk kaşığı ortadan alamıyorum.
***

Ya da küçükken saçlarım hep erkek çocuğu gibi olduğu için, sonradan 3 sene itinayla uzatıp kendini kuaför zanneden annemin "kırıklarını alıcam" diyip kestiği eğri saçlarımı düzeltiyim derken 3 yıllık emeğimi mahvedip, yeniden küt saçlı olduğum günden sonra saçlarımı hiç kestiremedim. Sadece kırıklarını aldırıp durdum ve yıllardır upuzun saçlı bir insanım. Yine bir çocukluk travması yani.
***

Saçlarımın uzun olmasının da, her sulanan yoğurta sinir olmamın da çocukluğumla alakası var. Belki de pilavın tabağımın hep solunda olmasının da bir nedeni vardır, kim bilir.

Fakat bu yazıdan sonra inat ettim. İlk alınan yoğurta kaşığı ortadan daldırıcam, böyle kenarlara hiç dokunmadan kaselere doldurucam. Hem de o yoğurt sulanmicak. Vallahi de billahi de sulanmicak. Tamam yaa kimi kandırıyorum, bal gibi de sulanıcak işte. Huff!
***

Bu da şarkı.

Romantik Komedi

Bu aralar romantik komedi filmlerine taktım. Hepsine bayılıyorum! Bu filmleri izlemek insana mutluluk veriyor. Fazlasıyla eğlendiriyor.

Ve farkettim ki izlerken bayaa bir havalara giriyorum. Bazen çığlık atıyorum, bazen bağdaş kurarak izliyorum, bazen söyleniyorum, bazı yerleri bi kaç kere sarıp tekrar izliyorum derken film bitince anında telefonuma sarılıyorum.
***

Bence romantik komedi filmleri sonrası tepkiler, duruma göre değişiyor. Mesela sevgilisi olmayan bir insan romantik komedi izlerken üzgün bir surat ifadesi takınabilir. Filmlerdeki aşklara imrenip, kutu dondurmasını kaşık kaşık yerken "offff ya bunlar ancak filmlerde olur zaten! :(" diye söylenebilir. Film sonrası başını yastığına oflayarak koyabilir.

Fakat durum bende tamamen değişiyor. Filmi izlerken iyice aşka gelip hemen başlıyorum sevgilime mesaj atmaya. Sanki filmlerdeki başroller bizmişiz gibi izleyip "ayy ne güzeel yaa!" diyorum. Eğer filmi beğenmezsem "bu bizim hikayemiz değilmiş, sevmedim" diyorum.
***

Bir de bu filmleri izlerken en büyük hayalim şu. Böyle yatağımda, kareli battaniyemin altında, saçlarım dağınık ev topuzu ve pijamalı bir halde, kutu dondurmamı kaşık kaşık yiyerek Bridget Jonas'a bağlayarak filmi izlemek.

Ben böyle hayaller kurarken hemen koşa koşa bakkala gittim. Ama maalesef hayalimi gerçekleştiremeden eve geldim. Bir kere mevsim yanlış. Kış. Yani bakkallarda dondurma yok. Böyle olunca da dondurma diye çıktığım bu macerayı, en alakasız şeyleri alarak tamamladım.

Peynirli doritos, tuzlu çekirdek, kutu kola, browni intense, beyaz leblebi ve sakız..

Ama inat ettim bu hayalimi yarın gerçekleştiricem. Gidicem büyük marketlerden birine, poşeti bir dolu kutu dondurmayla doldurup eve gelicem. Sonra anında pijamalı romantik komedi aşığı.
***

Ve şimdi sizden bi şey isticem. Bana böyle güzel, sonu mutlu biten, çook sevdiğiniz romantik komedi filmleri önerebilir misiniz? (gençlik filmleri gibi de olur)

Hemen ben de izleyip beğendiklerimden size öneriyorum: (hepsi bi harika!)

Şimdi de sizlerin önerilerini dört gözle bekliyorum.
***

Ayrıca geçen gün Nothing Hill filmini izlerken şu sahneye adeta aşık oldum! Bayıldığım şarkı eşliğinde, mevsimler değişirken Hugh Grant'cımın vurgun yemiş bi şekilde yürümesi.. Süper bir sinema sahnesi! Defalarca izlenesi.

"Ben aslında basit bir kızım ve bir erkeğin önünde durmuş onun beni sevmesini istiyorum." Nothing Hill filminden.
***

Bu da yazının şarkısı.